hopesmith

a -life’less to’gather..

I

Bu yazma meselesi hoşuma gitti, her canım sıkıldığında yazarsam,
sanırım az bir vakitte bir kaç kitap oluşturacak kadar çok şey yazmış olacağım.
Fakat, bu can sıkıntısından başlayalım ilk önce; insanın kendisine ayırabilecek
vakti olması fikri çınlıyor zihnimde, insanın kendisine ayıracağı vakit..
Bu aslında her hangi bir an olabilirdi, fakat biz burada bir an’lar birliğinden
bahsediyoruz; biraz uzun bir ‘an’ misali yayılıyor diğerlerine, zamanın en ufak
biriminden daha ufak biçimlere..
Sıkıntı hakedilmiş görünüyor; isteyerek ve zevkle boş vaktimi sıkılarak
geçiriyorum. Başka bir çok şey yapabilirdim; mesela şimdi, blue hotel çalıyor,
keyiflice radyodan yayılıyor müzik; notaların üzerine basarak kaçabilirim
belki pencereden (yayıldıkları yerlerin üzerinden atlamak suretiyle elbette);
nedense gözümde canlanırken hayalim, müzik gök yüzüne doğru bir yol çiziyor;
tırmanırken işitsel basamaklarını titreşenin, yolun gerçekten mavi bir otele
çıkması durumunda; bu otelin bodrum’da olması, yanımda Edie E’nin karşıma
oturmak isterken ki gözlerimi görme çabası ve benim hoşuma giden her şeyi
narin’metalden halkalarmışcasına tek tek nedenler zincirime ekleyişimdeki
el emeğinin, göz nurunun ve elbette(nedense) sanki kontrolümden çıkmak
üzereymiş hissi verecek kadar uzayan cümlelerimin bana verdiği keyf-i kederi
ciğerlerime derin derin çekmekten çekinmeyeceğim.

Ciğer demişken ve sigaramı arayan dudaklarım beni bir an için yazdıklarımdan
ayırmak üzereyken(zira bir bankta iki elinize de ihtiyacınız var yazmak için;
biri defteri ve sigarayı tutsun, diğerinin ne yaptığı belli) birden elimdeki sigarayı
fark eden bir yabancı, türk canım, hatta buralı bu, ama doğma büyüme
muhabbetine girersek uzatacağı kesin; onun da canı sıkkın görünüyor;
ateş istiyor, susuyorum, sanki yazımı bölmemek için bir an duraksadığını
yan gözle seziyorum, ama belki de, o’da bu duraksayışımı fark etti
ve bunu kullanıyor şimdi; sakin ve kibar bir sesle ateş isterken ne yaptığının
farkında değil, en azından öyle düşünüyor, hala bekliyor ve ben artık uzatmanın
bir keyiften çok bir inada dönüştüğü cümlemi sona erdirmeyi; bir ateş parçası,
bir parça kül, tabi ki yeniden yanıcak, ciğer müsfettesi ve yine melankoli
nöbeti öncesi ani bir atlamayla kesiyorum..

fakat, sönmüş benimkisi..

II

insanların bu köprü ve cami manzarası önünde resim çekmek için neden böylesi
bir çabaya girdiklerini anlamıyorum doğrusu; en güzel açıyı yakalamaya,
ışığı düzgün almaya (bu bir çekim tabiri; objelerin ışığı düzgün alması,
istendiği gibi aydınlanıyor olması…) ve kendilerini çerçevenin içine tam olarak
yerleştirmeye çalışıyorlar.. acaba onlara güzel görünen sadece bir resim mi
(henüz göremedikleri her halde, tatmin olmuşa benzemiyor bu ikisi).
yoksa bu resmi çekme çabasının içinde mi tadıyorlar caminin ve köprünün
keyfini; öyle olsa bile bunun farkındaymış gibi görünmüyorlar henüz
bu ‘an’ın, yani bir ‘bakış açısı’nın tuzağına düşürmeyi bekledikleri
ışık izinin peşinde; ‘ışık izi’, tabi artık dijital; karbon zerrecikleri son yolculuğuna
çıkalı epey olduğu için belki de, kolayca yakalayabilecekleri bir görsel zevkin
içinde olmaktan da geri bırakmıyorlar ‘kendilerini’, saygımdan değil,
iki kişi ya bunlar; işte utangaç bekleyişlerine başladılar; hadi bir kaç tane
daha çekin, belki bir an ara verir bu acaip adam da ikinizin bir resmini çeker;
cep telefonunuzla mı, hayır lütfen!..

III

İşte bu komik; adam: Cihangir.
Kendi kendine konuşuyor gibi bana laf anlatıyor; yaşımı soruyor,
yanıma ne zaman oturduğunu fark etmedim bile, -ne yaptığımı soruyor;
-yazıyorum, yemiyor..
Çekeceğim bir filmde oynamak istiyor; kibar ama küfürlü konuşuyor,
namaza da bir küfür patlattı şimdi, en azından türkçe olsaymış..
Soruların ardı arkası kesilmiyor, bu arada ben bunları yazıyorum, arada da
kısa cevaplarım; değişik şeyler yaşamış mıyım? Bu değişik oldu diyorum,
-daha değişik(?) diyor, -manyak mıymışım? bilmek istiyor.
Ezan devam ediyor; manyaklık, kolay değil..
Yazmayı bırakıp bırakamayacağımı soruyor bir süreliğine,
fotoğraf düşkünü ciftimizin caymasının esas sebebi anlaşıldı şimdi;
insanların karikatürünü çiziyormuş Cihangir Bey..

Bir an için heyecanlanıyorum, yoksa bir özelliğimden dolayı mı seçti beni;
elbette potansiyel müşteri ve tabi ki fazlası; sadece 2 yenitürkparası,
teklifini düşünürken hala yazıyorum, onu umursamıyormuşum izlenimi
vermemek için de üzerine bastırarak anlaştığımızı söylüyorum..
Dik durmamı sadece karikatür için istemediğini söylüyor, sohbet etmek
istiyormuş benimle, anlatacağı şeyleri anlayıp anlayamayacağımı tartışıyoruz..
Bu arada, çoktan bıraktım yazmayı; adamın anlattıklarını dinlemek için
gözden çıkardığım 2 milyonu düşündükçe bu parayı boşa harcamamak
gibi aslında pek zıpır bir endişeyle ve biraz da Cihagir Bey’in sitemine
dayanamayarak; gözlerine bakmamı istiyor o kunuşurken, bunu dile getirmedi,
ama tavırları ve anlatacağı hikayesine bir türlü o istediği başlangıcı yapamayışı
bana saygı kelimesinin gündelik hayatta uygulanışını anımsatıyor.

IV

Şimdi, bur’da, kırmızı şarabım eşliğinde, türk mezelerine olan düşkünlüğümden
bahsetmemin bir tek sebebi var: midye dolma..
Edie’nin bana günler öncesinden bahsetmeye başladığı ve çocukluğundan
beri tadını istanbul’daki hiç bir midyecide bulamadığı halikarnas’ın
o aziz dolmacısındayız; midye dolma yemek hiç bu kadar doyulmaz olmamıştı..
doyamadığım O’nu izlemek, dolmalar değil;
limonu, sedef kaplı kabuğun içinden sokak lambasının rengârenk incilere
dönüştürdüğü zeytin yağı zerreciklerinin eşliğinde, çorbadan bir yudum
alıyormuşcasına lup’latışı (lup’latmak, her şeyi açıklayamam ya, anlayana)..
Dolmalar güzeldi evell’allah, fakat bu- an’ları birbirine bağlarken zamanı bir
kurdeleymişcesine düğümleyen ve bana çeşit çeşit fiyonklar çizdiren garip
imgelem’ime şaşıyorum; anılarımı an’larıma karan şantiye şefimin sanki
tek ustası, mimar, çalışıyor diyelim; Ed keyifli, gece güzel,
ay’ı aramıyor bile gözlerim..

Bir öksürükle masa sallanıyor sadece üç ayağı yere düzgün basan bir eksiklikte;
insanları fark eden ben, aslında kendisini duyumsadı bu an’lık sallantı kurbanı
diğer müşterilerin hayalinde; hayal, benim hayalim; an, geçti;
yeniden görünmezim şimdi gözlerinde, kulakları beni ilgilendirmemeli..
Ne gariptir ki, çok sevdiğimiz bir hayalden çıkışımızın hep anlık ve doğal bir
etkiyle olmasını hayal ederiz; bana kalsa, orada, doluna doğru tırmanan yarım ay
geçkini dostumun huzurunda, sevgili Ed’in ışıl ışıl gözlerini seyretmeye
doyamayan beni sonuna kadar yaşardım..
Belki ‘son’ dediğimiz, yeni bir başlangıçla pekişir şimdi;
ey öksürük, sen nelere kadirsin..

V

Dolmaların ikisini artırdım; dayatmayacağım artık kendime hiç bir şeyi diyen
doyduğunu düşüne dursun, şarap beni daha diri bir dalgınlığa çekiştiriyor.
Cihangir, Ed’in oturduğu semt değil; şimdi bitirdi kendisini açıklaya açıklaya
karikatürümü, sanki nasıl yapacağını bana soruyor; smokin mi giydirsin(?)..
Çıplak olmak isterdim ama bu ibne coşmasın şimdi; insanları anlamak zor,
sebebe ihtiyacınız var; seviyor musunuz, o zaman olur..
Adamın beni sevip sevmediğini düşünmek bile istemiyorum.
Bana, –herkesin bir in’i olmalıdır diyor; ne garip, yoksa o da mı FRP oynuyor;
ne Inn’i, hancı mı gerek illa denizin kenarında bizi yakalamış olan sohbetimizi
tüketebilmemiz için; gerekmez, hayal gücü ne güne duruyor..
Bir şiirini okuyor bana zihninden; sanki bir kısmını o an yazıyor, gece yarısından
taze şiirler.. ona katılıyorum her şeyin başlangıcının aşk olduğunu söylediği
cümlesinde; ve bize 5 kişi daha katılıyor bu sırada, Cihangir toparladı kendisini;
müşteri diyor, geceyi çıkartalım, şiirin sonunu da hızlıca getirince ona iki lirasını
veriyorum, kızıyor önce, ben daha çok kızıyorum, alıyor..
Şamatacı yuppie’leri tutarken Cihangir, ben sessizce sıvışma sanatıma güvenerek
uzaklaşıyorum or’dan; içlerinden biri –benzemezse para vermem diyor,
Cihangir alacağını alacak, bilmiyor..

Ben de alacağımı almış olmalıyım ki Cihangir’den, duvardaki çerçevelerden birinin
içindeki bir yazı dikkatimi çekiyor şimdi: her şey aşk için!.. ve bir de çiçek motifi
iliştirmiş sözüne bunu yazan, o gecenin tadına varan bizim yanı başımıza meğer:
kasım’ın yirmisiymiş şaşmaz cep telefonu kayıtlarına güvenirsek eğer,
başka neye güvenebiliriz; suskun belirsizliğe(?).. neden olmasın,
‘susmak için yemek yemekten daha güzel bir sebep olamaz’ demişiz ya
tarihi arayan ben’in bulduğu hatıra mesajında..
Hatırlıyorum şimdi, bu kesin..
Ama kim sever ki kesin bir şeyi; ben seviyorum şimdinin belirsizliğinde,
bir tek buz misali yumuşatırken serinleten içkimi; yudum yudum tadıyor Ed fikrimi:
unutulan tatsız anlar, hayır(!), unutmuyoruz, sadece seçme şansımızı değerlendiriyoruz;
mutluluk, bile bile.. saç kavurma bitiyor, O’nu seviyorum artırdığım kavrulmuş soğan halkalarında.

Son kadehimi getirdiler şimdi bana, sanki bana kalsa yazacağım sonuna kadar
sıkılma eşiğimin, ama kapatıyorlar evini yazarların, hesabı istiyorum ve son kez
çişe gitmeden önce ben de tadıyorum merakını nerede devam edeceğini hikayemizin;
bana -bir sigara şahane olurdu diyor Ed, seke seke ayrılıyoruz henüz iyileşmemiş
bileğimin ritminde dumanlı gecemize doğru başbaşa..

***

Advertisements

One Response

Subscribe to comments with RSS.

  1. a -life’less to’gather.. « hopesmith said, on November 7, 2006 at 2:04 am

    […] şimdilik bir taslaktan ibaret olan hayat hikayesi önergesi.. […]


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: